Tam bu süreçte Çin'de 15 Ağustos'ta yürürlüğe giren Ekolojik ve Çevresel Kanun dikkat çekici bir karşılaştırma alanı açıyor. Çin'in yeni kodu, Türkiye'nin 2025'te kabul ettiği İklim Kanunu uygulamaya geçerken karbon piyasasıyla hava, su, toprak ve sanayi politikaları arasında nasıl daha güçlü bir bütünlük kurulabileceğini tartışmak için güncel bir örnek oluşturuyor.
Parçalı mevzuattan bütünleşik çerçeveye
Çin'in 1.242 maddeden oluşan yeni kanunu, otuzdan fazla çevre yasası, yüzü aşkın idari düzenleme ve çok sayıda yerel kuralı kapsamlı bir sistem içinde bir araya getiriyor. Beş bölümden oluşan metin, kirliliğin önlenmesinden ekolojik korumaya, yeşil ve düşük karbonlu kalkınmaya kadar uzanan alanları aynı hukuki çatı altında ele alıyor. Böylece hava kirliliği ile sanayi politikası, su güvenliği ile şehirleşme, biyolojik çeşitlilik ile ekonomik kalkınma birbirinden kopuk dosyalar olmaktan çıkıyor.
Bu yaklaşımın önemi, daha çok maddeden oluşan bir kanun yazılmasından ibaret değil. Asıl değer, farklı kurumların görevlerini, işletmelerin yükümlülüklerini ve yerel yönetimlerin uygulamalarını ortak bir mantıkta buluşturmasında yatıyor. Parçalı mevzuat, aynı yatırım için farklı standartlara, yetki çatışmalarına ve zayıf denetime yol açabiliyor. Bütünleşik bir çerçeve ise çevresel maliyetlerin daha yatırım kararlarının başında hesaba katılmasını sağlıyor. Böylece hukuk, çevreye verilen zararı sonradan cezalandıran bir araç olmaktan çıkıp kalkınmanın yönünü önceden belirleyen bir politika altyapısına dönüşüyor.
Bununla birlikte, kanunların tek bir çatı altında toplanmasının çevresel sonuçlara nasıl yansıyacağı uygulama sürecinde daha net görülecek. Çin'in geniş coğrafyası, bölgeler arasındaki gelişmişlik farkları ve kömürün enerji sistemindeki ağırlığı, bu süreçte dikkate alınması gereken başlıca unsurlar arasında yer alıyor. Yeni düzenlemenin etkisini ise merkezî hedeflerin yerel düzeyde nasıl uygulandığı, çevre ihlallerinin ne ölçüde şeffaf biçimde izlendiği ve yeşil kalkınma hükümleri ile ekonomik öncelikler arasında nasıl bir denge kurulduğu gösterecek. Türkiye açısından Çin deneyiminin önemi, bu modeli olduğu gibi benimsemekten çok, mevzuat bütünlüğü ile uygulama kapasitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirme fırsatı sunmasında yatıyor.
Zhejiang örneği: Yerelde somut sonuçlar
Bu yaklaşımın yalnızca kağıt üzerinde kalmadığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri, Çin'in doğusundaki Zhejiang eyaleti. Eyalette yenilenebilir enerjinin kurulu güç içindeki payı, 2021-2025 döneminin sonunda yüzde 51,9'a ulaşarak ilk kez kömürü geride bıraktı. Kentlerde kamu hizmetlerinde kullanılan araçların yüzde 90'ını yeni enerjili araçlar oluşturuyor. Aynı dönemde terk edilmiş maden sahaları rehabilite edilirken kıyı ve sulak alan restorasyonları da yürütüldü. Hangzhou'nun karbon zirvesi pilot kentlerinden biri olması ve Ningbo'daki düşük ya da sıfır karbonlu sanayi parkı girişimleri, iklim hedeflerinin enerji, ulaşım, arazi kullanımı ve üretim politikalarıyla birlikte ele alındığını gösteriyor.
Türkiye için üç önemli nokta
Bu tablo, Türkiye için üç temel çıkarım içeriyor.
Birincisi, İklim Kanunu'nun bir bitiş değil, başlangıç olarak görülmesi gerektiğidir. Kanun; emisyonların azaltılması, iklim değişikliğine uyum, yerel eylem planları, sürdürülebilir yatırımların sınıflandırılması ve karbon piyasası için hukuki bir zemin oluşturdu. Ancak Türkiye'nin çevre sorunları karbon hesabının ötesine uzanıyor. Marmara'daki sanayi bölgelerinde yaşanan hava ve su kirliliği, havza bazlı su yönetimi, madencilik faaliyetlerinin ekolojik etkileri, tarım topraklarının kaybı ve biyolojik çeşitliliğin korunması aynı dönüşüm programının parçalarıdır.
İkincisi, AB'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması'nı yalnızca ihracatçılara yeni bir maliyet getiren bir düzenleme olarak görmemektir. Avrupa pazarına demir-çelik, çimento, alüminyum ve diğer karbon yoğun ürünleri satan Türk şirketleri için güvenilir emisyon verisi ve temiz enerjiye erişim artık rekabet gücünün temel unsurlarıdır. Ne var ki karbon emisyonlarını maliyetlendirmek, fabrikaların üretim teknolojilerini yenilemesi için tek başına yeterli değildir. Finansman, enerji altyapısı, sanayi bölgelerinde ortak arıtma tesisleri, döngüsel üretim ve iş gücü dönüşümü aynı plan içinde ilerlemelidir.
Üçüncüsü, yerel uygulamanın en az merkezî hedefler kadar önemli olduğudur. Türkiye'de her il için hazırlanacak iklim eylem planlarının, yerel ihtiyaçları ve bölgesel farklılıkları dikkate alan özgün hedeflere dayanması önem taşıyor. Zhejiang örneği, yerel yönetimler için hava, su, enerji ve arazi kullanımı alanlarında ölçülebilir hedefler belirlenmesinin ve elde edilen sonuçların düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmasının yararlı olabileceğini gösteriyor. Sanayi bölgeleri, belediyeler, üniversiteler ve enerji şirketleri arasında ortak veri standartlarının geliştirilmesi de bu sürece katkı sağlayabilir. Çünkü etkili bir denetim, cezaların caydırıcılığının yanı sıra verilerin şeffaflığına ve sorumlulukların açık biçimde tanımlanmasına dayanıyor.
Kurumsal eşgüdüm ve iş birliği fırsatı
Yeşil dönüşümün başarısı, çevre, enerji, sanayi, tarım ve ticaret politikaları arasındaki eşgüdüme de bağlı. Kamu alımları ve yatırım teşviklerinde enerji verimliliği, su kullanımı, atıkların azaltılması ve tedarik zincirinin karbon ayak izi gibi ölçütlerin dikkate alınması, çevre standartlarını şirketler açısından yalnızca bir uyum maliyeti değil, yenilik ve verimlilik unsuru hâline getirebilir.
Çin ile Türkiye arasında yeşil teknoloji alanında geliştirilecek iş birliği, Türkiye'nin yeşil dönüşüm sürecine önemli katkılar sağlayabilir. Güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve enerji depolama sistemleri bu bakımdan öne çıkan alanlar arasında yer alıyor. İş birliğinin ekipman ticaretinin yanı sıra ortak üretim, araştırma-geliştirme, yerli tedarik zincirlerinin geliştirilmesi, mesleki eğitim ve çevresel standartların paylaşılmasını da kapsaması, Türkiye'nin üretim ve teknoloji kapasitesini güçlendirebilir.
Türkiye için asıl mesaj
Çin'in tecrübesi, tek başına bir kanun metninden çok, karbon politikasının hava, su, toprak ve sanayi hedefleriyle aynı çatı altında düşünülmesi gerektiğini gösteriyor. Türkiye'nin İklim Kanunu'nu hayata geçirme süreci de benzer bir sınavla karşı karşıya: mevzuatın bütünlüğü kadar, bu bütünlüğün il düzeyinde, sanayi bölgelerinde ve yerel yönetimlerde nasıl işleyeceği de önem taşıyor.
Çin ile geliştirilecek bilgi ve teknoloji paylaşımı soyut bir iyi niyet beyanı olmaktan çıkarılabilir; güneş enerjisi, batarya ve elektrikli araç alanlarında ortak üretim ile mesleki eğitim programları, somut ve ölçülebilir bir iş birliği zeminine dönüştürülebilir. COP31'e giden yolda Türkiye'nin elinde bulunan asıl fırsat da burada yatıyor: iklim diplomasisinde ev sahipliği yapan bir ülke olarak, yalnızca taahhütleri değil, bu taahhütlerin yerelde nasıl uygulanacağına dair somut örnekleri de masaya koyabilmek.
Hibya Haber Ajansı





